Beşiktaş taraftarının hikayesi bol Partizan deplasmanına dair Stalker Blog'dan bir yazı geldi... Maçı rakip tribünde izlemek zorunda kalan Beşiktaş taraftarı, Belgrad şehri, yeme-içme ve futbol... Hepsi bir arada.

Belgrad'ın Tellerine Kartal mı konar?

Euroleague kuralarında Partizan Beograd’ı gördüğüm anda aklıma koymuştum maça gitmeyi. Belgrad’ı gezmek için bundan ala fırsat olmazdı. Laf arasında bu planımı arkadaşlara anlattığımda tepkilerine şaşırmıştım. Geliriz ederiz höylöylöy deyip gaza gelmişlerdi. Unuturlar bunlar yea, diyordum ki semtte bira masasında gün tespit edip uçak biletlerini alırken bulduk kendimizi. Sonrasında her geçen gün heyecanımızın arttığını, Grobari, Sırp tribünleri, Partizan, şehir hakkında sürekli sohbet ettiğimizi fark ettik. Türkiye’den gidenlere sınırda zorluk çıkarıldığını biliyorduk. Pasarportlarımızın taze oluşu, Partizan’ın rakip taraftarı istememesi, ilk maçtaki Kosova ve Bosna-Hersek bayraklı provokasyon, Facebook’ta Beşiktaşlıların Partizan sayfalarını taciz etmesi bize yarı şaka yarı ciddi “bizi ülkeye bile sokmaz bunlar” dedirtiyordu.
 
Nihayet maç günü Efsane Kuzen Emre, Ümit, Cihan ve İso ile Belgrad’a şen şakrak indiğimizde gördük. Birkaç saat bekletilmeye hazırdık, razıydık. İstanbul’daki arkadaşlardan biri konsolosluğa ulaşıp adımızı verdi. Konsolosluktaki görevlinin ilk sorusu “maç için mi geldiniz” oldu. “Hayır, gezmeye geldik” dedik, lakin uzadıkça uzayan 5 saatlik beklemenin sonunda nezarethaneye götürüldük. Muhtemelen bir sonraki İstanbul uçağına bindirilerek sınırdışı edilecektik. Uzunlamasına odada ilerleyip koltuklara çökmüştük ki battaniyenin altından biri gülerek çıktı, “oh be abi iyi ki geldiniz, dün akşamdan beri yalnızım burda, kafayı yiyecektim” dedi. Facebook’taki etkinlik sayfasından ismini bildiğimiz Ferhat’mış. Akşam uçağında Fikret Orman’la beraber gelenlerdenmiş, hakkında saçma sapan bir hikaye uydurup çocuğu içeri atmışlar. Telefonundaki sorundan dolayı kimseyi de arayamamış. Hemen bizim telefonlardan Fikret Orman’ı aradık, sağolsun ilgilendi ve bizi basketbol şubesinden birilerine yönlendirdi. O arada Efsane Kuzen’in kuzeni Samet de bağlantılarını kullanarak konsoloslukla görüşmeye devam etti.
 
 
Nezaret duvarlarını kaplayan Türkçe yazılarda “buraya girip de Belgrad’ı gören olmamıştır” teması hakimdi. Moralimiz bozulmadı değil. Olana bitene söverken bir saat sonra kapı açıldı, isimlerimizi okudular, beş kişi çıktık, Ferhat garibim kaldı yine. Pasaport polisinin şefi tekrar geldiğimiz kontrol noktasında “benim bir şeyden haberim yok” deyince bir yarım saat daha bekledik. Geri döndüğünde dördümüzü geçirdiler, Ferhat’a uydurdukları hikayeye Efsane Kuzen’i eklediklerini gördük ama 10 dakika sonra bıraktılar. Hemen bir taksiye atlayıp hostelin yolunu tuttuk, bir önceki akşam gelenlerle buluşup biletlerimizi  aldık. Bu arada bileti olan Beşiktaşlıların Pionir’e sorunsuz girebileceğini ve salonda deplasman tribünü oluşturulacağını, Berlin Çarşı’nın bilet bulmaya çalıştığını öğrendik. Akabinde ise Berlin Çarşı’nın bilet bulamadığı, yönetimin de yardımcı olmadığı haberi geldi. Mecburiyetten de olsa, Amerikalı mal turistler gibi hostelin çok yakınında bulunan Mcdonalds’ta karnımızı hızlıca doyurup taksilerle salona doğru hareket ettik.
 
Salon civarında bizden önce gelenlerden Fiko’yla indik. Kamufle olmak için ikili üçlü ayrılmıştık. Salon etrafında bir tur attıktan sonra bir kapının önüne çıktık. Kalabalıkta Fiko’yu gözden kaybetmiştim ki atkı aldığını gördüm. Bir atkı da ben aldım, atkıyı boynuma dolarken Fiko’yu yine kaybettim. Gelen telefonlara da Beşiktaşlı olduğum anlaşılmasın diye İngilizce konuşarak yanıt veriyordum. Bir 5 dakika bekledikten sonra, Fiko salona girdi herhalde deyip içeri daldım. Avucumdaki bileti gösterdiğim güvenlikçi karanlıkta bileti kombine kart zannetmiş olacak ki bilete elini sürmeden hafifçe arayıp bıraktı. Merdivenlerde dikilen izbandut robokopların arasından geçtikten sonra asıl şok geldi: Pota arkasında Grobari’nin tam kucağına düşmüştüm. Çaktırmadan yan tribüne geçip en üstte boş koltuklardan birine çöktüm. Buradan rahat izlerim derken, oranın da Grobari mekanı olduğunu anladım. Yanım yörem 15-20 yaş aralığındaki genç tayfayla doluydu. Partizan amigosu da hemen alt taraftaymış. En ateşli yerde tek başımaydım.
 
 
Bizimkileri diğer pota arkasında görünce oraya nasıl geçeceğime bakındım ama eski salonda tribün geçişleri bizdekiler gibi değildi. Tribünde herkes birbirini tanıdığı için gözler üzerimdeydi. Takımlar sahaya çıktıktan sonra da gözlerimin direkt bizimkilere odaklandığını fark edip, Partizanlı oyunculara döndüm. Maç başlarken yanımdaki ve önümdeki gencolar cigara sardılar, tezahüratlarla coşup eğlenceye daldılar. Refleks olarak bizim sayılarda kendimi ele verecek hareketlerden kaçınmama rağmen birkaç kere ofsayta düştüm. Tam o ara “napred Partizan” patladı, ben de katıldım. Ancak asıl ooo Partizane volimo te diye girilen tezahüratta çevreye hararetle uyunca benden şüphe etmeyi kestiler. Saha içindeki gerginliğin ardından, iki aydır arkadaş ortamında geyiğini yaptığımız  “svaki Turçin zna, svaka bula zna; da ye Obiliç, Srpski sin, zaklao Murata” (bütün Türk erkekler ve kapalı kadınlar bilsin ki Murat’ı Sırp evladı Obiliç gebertmiştir) başladı, onu da omuz omuza coşkuyla bağırdık.
 
Biletim yırtılmadığı için devre arasında çıkıp, bizimkilere katılsam mı diye düşündüm, fakat hem oraya ulaşamama ihtimalinden hem de tribünün olağanüstü havasından dolayı kalmayı tercih ettim. Bizimkilerin tezahüratları birkaç kere duyuldu, onlara da tepki vermediler, hemen başka tezahürat girip atmosferi korudular. Maç içindeki tansiyona ve hakeme öfkeye rağmen buna teslim olmamaları takdire şayandı. Bizde tribünün morali düşer, sesi kesilir, uğultu homurdanma hasıl olur genelde, bunlarda öyle bir kilitlenme yok. Neyse, maç bitiminde 1 dakika daha kaldım ve taksi bulmak için hemen çıktım. Bizimkilere ise o sırada atkı vermişler, birbirlerini alkışlamışlar.
 
Maç sonuna kadar Partizan tribünü susmadı. Elinde telefonla çekim yapan da yoktu. Paokara söylenirken önümdeki bir çocuğu gördüm sadece. Ben de fotoğraf çekmedim ortama uyarak. Gerçekten bizden çok daha üstünler düzenli bağırma ve sahaya etki etme konusunda. Hele 45 yaşlarında bir amigoları var ki inanılmaz. Tezahüratları söylerken kendinden geçen, karşı tribüne bile söz geçiren, pota arkasındaki davulları idare edebilen hakikaten değişik ve sempatik bir tipti. Alcatraz mensubu olsa gerek, zira Zabranyeni (Yasaklılar) grubu basketbol maçlarına giremiyor. Kızıl Yıldız-Partizan maçına giden arkadaşlar şaşırmışlar; deplasman tribününde ayrı bir bölüme oturtulan ve diğer taraftaki Partizanlılara meşale, torpil, çakmak, para vs atan Partizanlıları anlatıyorlardı. Alcatraz ve Zabranyeni arasındaki, cinayet ve kundaklamalara kadar varan husumeti öğrendiklerinde daha da şaşırdılar.
 
Maça gidenlerden Efsane Kuzen’in yanına turnikede biri gelmiş “Beşiktaş Beşiktaş” demiş, “nerden tanıdın” sorusuna “bu tipi unutmam mümkün mü” deyip telefonundaki Beşiktaş tribünü fotoğraflarını göstermiş. İçeride de 3-4 ayrı grup bizim arkadaşları tanımış. Sohbet sırasında oraya gitmemizi takdir etmişler, haberlere karşın geleceğimizi düşünmüyorlarmış, içeride bizi görünce hayret etmişler.
 
Salondan dönerken bindiğim taksinin şoförü Kızıl Yıldızlı çıktı. Maçın sonucunu öğrenince ''why not **** Partizan'' diye rekabeti özetledi. Keza Tito'nun mezarını ziyarete giderken konuştuğumuz taksici de. Bu dayı Beşiktaşlı olduğumuzu öğrenince Fenerbahçe ve Galatasaray'ın büyüklüğünden bahsetti. Sonra gülerek ''siyah ve beyaz güzel renkler ama biraraya geldiler mi olmuyor, nefret ediyorum'' diye ekleyince mevzuyu anladık. Gençlerbirliği'ni bilmesine verdiğimiz aa tepkisini ''Toşiç benim arkadaşım, Kızıl Yıldız'da da oynadı'' diyerek karşıladı. 1991'deki Şampiyon Kulüpler Kupası finali biletini torpidodan çıkarıp gösterince dayıyı indirip, fotoğraf çektirmek farz oldu tabii.
 
 
Futbol peşimizi şehri gezerken de bırakmadı. Knez Mihaylova'nın bitiminde başlayan ve Kalemegdan'a uzanan büyükçe parkın (şehirde küçük park yok zaten) girişinde hediyelik eşya satan standın sahibi abla ağzımızı açık bıraktı. Partizan atkılarına bakarken nereden geldiğimizi sordu, İstanbul'u duyunca Fenerbahçe dedi. Beşiktaşlı olduğumuzu söyler söylemez ''kocam Rade Zalad sizde oynamıştı'' dedi. ''Yuh arkadaş bu kadar olmaz'' diyen olacaktır, biz de aynı tepkiyi verdik. Zalad'ın fotoğrafını gösterip şimdi Birleşik Arap Emirlikleri'nde antrenörlük yaptığını ekledi. İçimizden dışımızdan ''Zalad'ın **** *****'' dediysek de ablayla fotoğraf arşivine eklemeyi ihmal etmedik.
 
Maç günü nezarette harcanınca şehri gezmek için 2.5 günümüz kaldı. Süreyi dolu dolu geçirdiğimiz için yetti diyebilirim. Bana kalsa 10 gün daha kalır arşınlamadık sokak bırakmazdım ya. Kızıl Yıldız-Partizan maçının olduğu gün her yer polis kaynadığı için ne olur ne olmaz diyerek Tito yolunda taksiye atladık, onun dışında her yere yürüyerek gittik. Belgrad'ın harika ve yaşanılası bir şehir olduğunu belirtmek gerek. Trafik yok, kalabalık yok, hava kirliliği yok... Şehrin özgün, çekici ve ırzına geçilmemiş bir ruhu olduğunu daha ilk sabah hissettik. 80'ler, 90'lar ve 2000'ler birarada resmen. Eski ve yeni tramvaylar, troleybüsler, otobüsler geniş caddelerde ve sokaklarda gidip geliyor. Yayalara duyulan saygı karşısında utandık ve alışamadık haliyle. Misal daha ilk sabah Sava Katedrali'ne çıkan bomboş ara sokaktaki kaldırımda dikilirken bir sürücü kornaya basarak hayde hayde diye fırçaladı beni. Onun dışında korna sesi duyduğumu hatırlamıyorum. 
 
O zarif ve olağanüstü güzellikteki kadınların, her yerinden yağ damlayan börekleri yoğurtla götürmeleri karşısında ağzımız açık kaldı. Sokaklarda fırınlardan aldıkları kahvaltılık hamur işlerini yiyen insanların nasıl öyle fit kalabildiği muamma. Yok lan ne muamması, spor yapıyorlar işte. İnanılmaz bir eşofman kültürü var. 
 
 
Yeme içme hakikaten çok ucuz. Hamburger stayla pide arasına köfteden oluşan küçük plyeskavitsa 2.5 lira misal. Aynısını burda 10-12 liradan aşağı satmazlar, öyle bir et var içinde. Küçük dediğime de bakmayın, bir tanesi fazla bile gelebilir. Pizza kültürü de acayip. Hayatımda gördüğüm en lezzetli pizzayı burada yedim. Alo Alo'yu unutmam artık. 50'lik bira markette 1.5 lira, diğer içkilerin fiyatları da benzer oranlarda. Bir sürü bara kafeye girdik çıktık, aralarında ciks mekanlar da vardı, ona rağmen İstanbul'da ödediğimiz normal hesap kadar bile cebimizden para çıkmadı. 
1999'daki NATO saldırılarında vurulan binalara hiç dokunmamışlar. Güzelim bakanlık binalarının yanında korkutucu ve iç acıtıcı bir şekilde duruyorlar. Bir yandan hak verip takdir ediyorum, diğer yandan bunun iç siyasette milliyetçilerin eline verdiği kozu düşünüyorum.
 
Velhasıl deplasmanıyla gezmesiyle olağanüstü bir tecrübe oldu hepimiz için. Döneli 24 saat oluyor, ama orada yaşadıklarımızın ve şehrin yoğun etkisinin nasıl bir iz bıraktığını bunlar tazeyken bile anlayabiliyorum. Bu sevda bitmez..
FOTOĞRAF ALBÜMÜ