#
#
“Güzel zamandı geçen… Ne yazık ki, kısacıktı. Ama dolu dolu yaşandı… Teşekkürler sevgili İstanbul! Ve teşekkürler büyük ülke Türkiye! Yaşamama izin verdiğiniz sayısız harikulâde güç için teşekkürler… Eğer onları yaşamamış olsaydım, hayatımın en anlamlı günlerini kaçırmış olacaktım…” – Jupp Derwall, Türkiye Anıları
04/03/2013 - 22:21

Bu monografideki bilgilerin yegâne kaynağı, Jupp Derwall’in kendi yazdığı, hatıralarını içeren kitabı olan “Türkiye Anıları”dır.
Bu yazının yazılışının yegâne amacı ise, Türk futbolunu bu konuma getiren adam hakkında internette doğru düzgün bilgilerin olmayışıdır. Her evladın atasını bilmesi gerektiği gibi, futbolu seven herkesin de Derwall’i tanıması gerekir. Saygılarımla…

“Sadece futbol bilen, hiçbir şey bilmez” diye bir söz vardır. Sıradan bir oyun olarak gözüken futbol; Johan Cruyff’ün nitelediği kadar “basit”, Albert Camus’nün ona yüklediği anlamlar kadar karışıktır. İşte bu yüzden, “güzel oyun” hakkında söylenen tüm bu sözlerden bir mantık çıkarabilmek için, sadece futbol bilmemek gerekir. Doğru zamanda gelmiş, büyük bir futbol elçisi, bir memlekette sporun kaderini değiştirebildiği gibi ülkelerarası dostluğu sağlayabilir, ticarete ön ayak olabilir ve bunların yanında sizi şampiyon yapabilir. Jupp Derwall Galatasaray’a imza attığında antrenman sahaları kumdan ve çamurdan, malzeme çantaları “bohçalardan”, insanların futbola bakışı da “başarıdan” ibaretti. Fakat Derwall, doğru zamanda gelmiş büyük bir futbol elçisiydi ve sadece futbolu bilmiyordu...

Batı Almanya ile geçirilen kötü bir Avrupa Şampiyonası’nın ardından Derwall Almanya’daki evine dönerken kulak misafiri olmak zorunda kaldığı eleştiriler ve 5 yıllık hizmetinin ardından ona sırtını dönen Almanya Futbol Federasyonu kulübede saçları ağarmış Derwall için yolun sonunu işaret ediyor gibiydi. Antrenörlük dünyanın en zor mesleği elbette değil ama şüphesiz hiçbir antrenör de bu mesleği size tavsiye etmez. Derwall’in yaşadıkları da bunu işaret ediyordu. Sadık ve başarılı bir hizmet ne kadar sürerse sürsün, başarısızlık durumu tüm anıları yok edecek kadar sertti. Belki de son takımını yönetmeden önce ufak bir tatile ihtiyaç duyan Derwall’in isteyeceği son şey muhtemelen telefonunun tam da o anda çalmasıydı. Üstelik telefonun ucunda, kim olduğundan bi’ haber olduğu bir adam vardı. Bu kadar akıcı bir Almanca sadece bir Alman hayran tarafından mı konuşulabilirdi? Yoksa, federasyondan bir yetkili kalan eşyalarını mı göndertiyordu? Aslında hayır. Telefonun kilometrelerce ötedeki ucunda zamane Galatasaray yöneticisi Alp Yalman, onu bir görüşme için zorluyor, onu takımının başında istiyordu. Böylesi kararlı bir istek aklı zorlardı. Kimdi bu adam? İstanbul tamam da, Galatasaray? Derwall bu sorular aklını kurcalarken sadece durumu kavramak için yola çıktığı İstanbul’da, tam 3 sene geçirecek, sayısız anı bırakacak ve ondan başkasının veremeyeceği dersleri verecekti…

 Kafasına tatili koymuş bir adamı kararından döndürmek zordur. Üstelik, son vedası da buruk olunca bu onun geri dönüşünü daha da imkansız kılar. Fakat, İstanbul’un güzelliğine Derwall’in karşı koyması imkansız gibiydi. Postalanırcasına gönderildiği Alman Futbol Federasyonu’na kendisini göstermek için bir enkazı yeniden diriltmekten daha güzel bir görev olamazdı. Zira, 11 sezondur şampiyonluğa hasret Galatasaray kulübü ve taraftarının bu ayrılığa daha fazla dayanacak gücü de kalmamıştı. Hem, 3 takımın zirveye oynadığı bir ligde içlerinden birini şampiyon yapmak ne kadar zor olabilirdi ki? Sonuçta Derwall, Almanya’yı Avrupa şampiyonu yapmış adamdı… Hey gidi koca Derwall, huzur içinde yat. Belki de o gün, hayatındaki en zor göreve imza atmıştın. Nasıl da belliydi Türkiye’yi tanımadığın. Tanıyacaktın ama, çok da sevecektin…

Florya’daki ilk günü, çantada keklik görünen İstanbul faciasının aslını ortaya çıkaracaktı. Derwall’in Florya’ya indiği ilk gün, onun kendi hatıralarında da belirttiği gibi bir “faciaydı”. “Çoktan emekliye ayrılması gereken bedavacı futbolcular, çamurlaşmış bir toprak saha ve 32 adam. Kim sahada bu kadar adamla ilgilenebilirdi ki?” Fakat, onun geliş amacı da buydu zaten. Yıllar sonra hatıralarını yazarken, o da bunun farkında olmuş bir biçimde yazacaktı. Sadece Galatasaray’ın değil, Türk futbolunun Derwall’e büyük ihtiyacı vardı. Kalıplaşmış bir “başarı, başarı, başarı!” mantığının gerçek anlamda başarıya ulaşılması için pahalı ve gereksiz futbolcu transferlerinden başka hiçbir şey yapılmıyor, ne taraftarın sözü geçiyor, ne de antrenör bir şey yapabiliyordu. -Ah Derwall, bugünkü manzaranın bundan farklı olmadığını görsen, kalkıp bir daha gelirdin!- Derwall, Türkleri tanımaya başlamıştı işte. Onlar daima idealleri olan, kazanma hırsı olan fakat bunun sadece kafada kaldığı adamlardı. Çözüm yolu basit, uygulanışı zordu. Türkler kazandırmayı seviyordu, Derwall de kazanmayı biliyordu. Tek ihtiyaç zamandı. Öğreneceği bir şey daha vardı: Türkiye’de onun gibilere daima saygı duyulur. Elinde bolca zamanı olacaktı.

Derwall’e duyulan ihtiyaç, işin sözleşme faslında “el sıkışmayla” yetinilmesini gerektirecek kadar aceleydi. İşin ciddiyetinin farkına vardığında, burada kaldığı her dakikanın hakkını vermek için sadece haftalar önce tatil planları yapan Derwall, şimdi karısıyla birlikte İstanbul’da gezerek insanları gözlemliyor, kulüp başkanına antrenman tesisleri için diretiyor, kendisine de bir yardımcı ve tercüman arıyordu. Bu, muhteşem bir planlamaydı. Bugün bile hâlâ takdir edilesi bir planlama. Bir takımı kurtarmaya başlamaya sahadan değil de, sosyal, ekonomik, insani ve profesyonel noktalardan başlamak. İşte bu yüzden futbolu bilmek için birçok şey bilmek gerekiyordu. Nitekim, Derwall henüz ilk sezonunda lig şampiyonluğu kazanamadı. –Ah Derwall! Bugün eğer ilk sezonunda kupayı kazanamamış olsaydın, Galatasaray kolunun altına çantanı koyar ve seni gönderirdi. Sen çok şanslı ve çok güzeldin…- Fakat, kafasındaki plan zaman zaman sekteye uğrasa da, doğru rota üzerinde gidiyordu.

Buradaki 2. yılına girdiğinde, ilk yılında oturttuğu tüm taşların yerinde sağlam bir şekilde durduğunu görecekti. Başkana direttiği çim antrenman sahaları kullanıma hazır hâle gelmiş, futbolcular çalışma azmiyle kuşanmıştı. Florya, artık her açıdan daha güzel bir yerdi. –Bugün bunu hâlâ Derwall’e borçludur…- Tıpkı, yeni bir kalemi olduğunda ders çalışmak isteyen çocuklar gibi, futbolcular da artık futbol oynamak, kazanmak, daha çok çalışmak istiyorlardı. Derwall ve yardımcısı Mustafa Denizli, Derwall’in tercümanlığını ve yardımcılığını yapan ikinci adam olan Ahmet Akçam – 2 tercümanı olmasına rağmen Derwall, daima Türkçe öğrenmeye gayret etmiştir. Çünkü birebir konuşmadıkça, insani ilişkilerin zayıf kalacağına inanmıştır. -  ile birlikte, sıradaki adımın temellerini atmaya hazırdı: futbol! Derwall’in deyimiyle onun Türkleri, çalışmayı sevmeyen, yetenekli ve azimli insanlardı. Öğretene saygı duyarlar ve öğrendikleri şeyi de layıkıyla yerine getirirlerdi. Derwall, ikinci sezonunda ufak bir fark ile şampiyonluğu Beşiktaş’a kaptırırken, tüm gazeteler Avrupai futbol oynayan Galatasaray’ı yazıyordu. Amaç da bu değil miydi zaten? Her şey planlı ve zamanlıydı. Bunun yanında Uğur Tütüneker, Tanju Çolak gibi birçok genç ve yetenekli futbolcu takıma dahil olmuş, Galatasaray Türk futbol tarihinin ilk scoutluk uygulamalarını da Derwall’in önderliğinde Almanya’da sürdürmüştü.

Burada “kulübedeki” son yılına gelmişti artık Derwall. –kulübedeki diyorum, çünkü onun bıraktığı miraslar, bugün hala kulübede-  İstanbul, Florya ve Yeşilköy’deki evinin artık Almanya’dan bir farkı yoktu. Kulübün malzemecisiyle, başkanına gösterdiği ilgi ve saygı birdi. Onun için mağlubiyet sonrası isyanlar eden, “Almanya’ya defol!” naraları atan taraftarlar onun biricik Türkleriydi. Derwall, işte bu yüzden büyük bir liderdi. Burada kaldığı sürece sürekli yemek yediği restoranları, alış veriş yaptığı küçük marketleri idare eden herkesi kendi kitabında dostum olarak niteliyor ve özel bir şekilde onlardan bahsediyor. Böyle bir ortamda başarı nasıl olur da eksik olur ki? Böyle bir hikâyeye yakışacak bir veda lazımdı belki de. Ligde şampiyonluk, Beşiktaş ile son haftaya kalmış, galibiyet halinde rakibe bakılmaksızın şampiyonluk ilan edilecek noktaya gelinmişti. Taraftarın değimiyle “14 senelik bir çile”ydi bu. Derwall’in geliş amacı, Galatasaray’ın hak ettiği, taraftarın özlediği kupa. Galatasaray, İstanbul’da Prekazi’nin 2 golüyle Eskişehir’i 2-1 mağlup ederken Derwall artık heyecandan tir tir titriyordu. O nasıl Türkler’i sahiplendiyse, Türkler de onu sahiplenecekti. Tüm görkemiyle İstanbul, koskocaman bir zaferin renklerine bürünmüş, boğazın iki yakası sanki “sarı-kırmızı” diye ayrılmıştı. Alman basını, Derwall’in sahneye dönüşünü yazıyordu, çile bitmişti. Burada sözleşme dahilinde geçirilmesi gereken son bir yıl kalmıştı…

1987-88’ sezonu boyunca Derwall, öğrencisi Mustafa Denizli’nin her adımını izledi. Ses etmeden, müdahale etmeden… Yer yer onu kızdıran, düşündüren halleri olsa da, Denizli onun en güzel eseriydi belki de. Derwall, kendisinden yaşça çok küçük olan bu çocuğun tüm sezonunu saygıyla izledi. Artık antrenör oydu. Zaten, Derwall’in de takati kalmamıştı. O sezon, antrenman esnasında kaybedilen genç futbolcu Dursun, Derwall’i derinden etkilemiş, bırakmasında en büyük etken olmuştu. Kitabını da ona armağan eden Derwall, Dursun hakkında şöyle söylüyor: “Dursun koşarken birden yalpaladı. Koşuşu değişti. Ardından da yere yığıldı… Onun sürdüğü top da yuvarlandı, yuvarlandı… Onun gerçekleşeceğine inandığı düşlerinin arkasından gitti. O günü asla unutmayacağım.” O sezon, Dursun’a ithafen kazanılmıştı. Derwall, ligin son maçındaki kutlamaları “Bu şampiyonluk Denizli ve Ahmet’e ait, bana değil. Onlar kutlamalı, ben yeterince kutladım…” diyerek kısa bir süre sonra terk edecekti. Kendisinden onlarca yaş küçük bir çocuğun başarısını sahiplenebilirdi. O saygı duymayı seçti.

İşte, “sadece futbolu bilen, hiçbir şey bilmiyordu” aslında. Futbolda başarıyı sağlayabilmek adına, birçok şeyi görmek, doğru yaraya merhem olmak gerekiyordu.  Derwall, Türk futbolu için bir antrenör değil, bir liderdi. O, sağlık sorunları gerekçesiyle Galatasaray’a veda ettikten sonra onun bıraktığı eserler, onun yolunda devam ediyordu. Mustafa Denizli, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda final oynayacak, Fatih Terim ile birlikte Türkiye’nin en büyük 2 antrenörü olacaklardı. Bunun yanında, federasyonda bir çok eski futbolcuya antrenörlük dersi verecek, Adnan Polat’ın şirketlerinin Almanya’ya açılmasını sağlayacak ve Feldkamp’ın buraya gelmesini sağlayarak Galatasaray’ı bir kez daha şampiyon yapacaktı. Bugün, hâlâ onun mirasından yemekteyiz. Ne eksik, ne de fazla. Bizler, “onun Türkleri”, onun öğrettiği kadarız. Huzur içinde yatmaya çalış Derwall. Mümkünse gel, tekrar düştüğümüz futbol batağından kurtar bizi. Ve yine mümkünse tekrar inandır bizi ''Galatasaray'ın olduğu yerde, umut vardır'' diyerek hayallerimize. Biz Türkler bıraktığın gibiyiz, hâlâ kazanmayı istiyor, hâlâ sadece istiyoruz. Sen olsan, ne yapardın?

“Güzel zamandı geçen… Ne yazık ki, kısacıktı. Ama dolu dolu yaşandı…
Teşekkürler sevgili İstanbul!
Ve teşekkürler büyük ülke Türkiye!
Yaşamama izin verdiğiniz sayısız harikulâde güç için teşekkürler…
Eğer onları yaşamamış olsaydım, hayatımın en anlamlı günlerini kaçırmış olacaktım…” – Jupp Derwall, Türkiye Anıları

twitter, vine, instagram, youtube, vimeo ve facebook postlarını url ekleyerek girebilirsiniz.

bbcode'un tüm nimetlerinden faydalanabilirsiniz.
• [b]kalın yazı[/b]: kalın yazı
• [i]italic yazı[/i]: italic yazı
• [u]altı çizgili yazı[/u]: altı çizgili yazı
Koronavirüs ile taşların yerinden oynadığı ülkelerden birisi olan Almanya’da, otomotiv dünyasındaki...