#
#
Pınar Bekbölet yazdı... Deplasman yasağı bu oyunun ruhuna aykırıdır. Tespit edilemeyen holiganlar yüzünden on ikinci adam ünvanı verilmiş taraftarları oyundan uzaklaştırmak, gönül verdikleri renkleri desteklemelerini yasaklamak işin kolayına kaçmaktır.
26/02/2013 - 17:13
Spor medyası, taraftar gruplarının saldırganlığının her sene biraz daha arttığını iddia eden yayınlar yapmaktan keyif (!) aldığı için toplumda futbol taraftarı ile ilgili ciddi önyargılar oluşmakta. Futbolun kötü çocuklarıdır taraftarlar! Oysa taraftarlık; körü körüne aşık olduğunuz renkleri iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta, ölüm ayırıncaya kadar her koşulda kayıtsız şartsız desteklemeye namusunuz ve şerefiniz üzerine and içmektir. Sadece bu kadar da değil… Taraftarlık, Van depremi sonrası Beşiktaş-Galatasaray maçının 65. dakikasında üzerlerinizdeki kaşkollarını, şapkalarını, eldivenlerini stada atarak depremzedelere yardım konusundaki ilgiyi artırmayı amaçlamaktır. Lefter Küçükandonyadis’in vefatının birinci yıldönümünde, efsane futbolcunun anısına Afyonkarahisar'ın Şuhut ilçesine bağlı Mahmut köyündeki okula kütüphane açmak, kitap bağışlamaktır. Büyük golcü Metin Oktay adına bir Hatıra Ormanı oluşturmak için Kemerburgaz’daki araziye otuz bin çam ağacı dikmektir. Antalyaspor taraftarının sağanak yağmurda ıslanmasına razı gelemediği deplasman taraftarını kendi tribününe davet etmesidir. Peki tribünlerimiz böyle iyi, böyle tutkulu insanlarla doluysa, aramıza sızan bu holiganlar nereden çıktılar?
 
Taraftarlık ile holiganlık arasında da -hiç de ince olmayan- bir çizgi var. Ancak hangi davranışların holiganlık olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda tanım farklılıkları söz konusu. Mesela; niyet önemli midir? Karşısındakine doğrudan zarar verme niyetiyle yapılan davranışlar sergileyen insanlara mı holigan denir yoksa etrafındakilere zarar verme riski olan herhangi bir davranışı sergileyenlere mi? Korner kullanmaya gelen futbolcuya yakın tribünden nişan alarak yabancı madde atmak mıdır holiganlık? Hakemin hatalı kararına tepki göstermek için sahaya gelişi güzel yabancı madde fırlatmak da mı holiganlıktır? Atılan gol sonrası yakılan meşaleler ile tribündeki insanların can güvenliğini tehdit etmek, o da sayılır mı? Belki de cevaba giden en kestirme yol; niyet ne olursa olsun, sözlü tepkilerin fiziksel tepkiye dönüşmesi kriteridir. Çünkü “Kişinin özgürlüğü, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter” felsefesi yeşil sahalarda da geçerlidir.
 
Tarih sayfalarına göz attığınızda, holiganlık denilen kavramın 19. yüzyılda İrlanda’dan Güney Londra’ya göçüp barları haraca kesen Patrick Houlian adında bir kabadayının başının altından çıktığını görürsünüz. Gerçi adamın sporla uzaktan yakından alakası yoktur. Bir süre sonra “Holigan” kelimesi onun bu kötü ünü nedeniyle düzen bozucu eylemlerde bulunan sokak çeteleri için de kullanılmaya başlanmış, 1960’lardan itibaren de tribünlere sıçramış. Arsenal’in The Gooners’ı (Kundakçıları), Chelsea’nin Headhunters’ı (Kafatası Avcıları), Burnley’in “The Suicide Squad” (İntihar Birliği) dönemin azılı çeteleridir. 1985’de Brüksel’in Heysel Stadyumu’nda oynanan Liverpool –Juventus Şampiyonlar Kulüpler Kupası finalinde çıkan olaylarda –faciada- 38 kişinin ezilerek ölmesi, 450 kişinin yaralanması ise dünyanın futbol holiganlığı ile ilk büyük tanışması.
 
Psikoloji kitaplarındaki tanımlara göre holiganlık bir davranış bozukluğudur. İnsanları holiganlığa neyin ittiği konusunda bugüne kadar çeşitli teoriler öne sürüldü. Kimilerine göre holiganlığın kaynağı Marksçı “kitlelerin afyonu olarak kullanılan din” kuramıdır. Holiganların tutumu, eyleme geçmiş dindarların davranışları ile benzerlik göstermekte. Holiganların odalarını putlaştırdıkları futbolcuların posterleri ile doldurmaları bu görüşün savunucularının tezini destekler. Kimileri, A.A. Brill’in “The Way of a Fan” yazısında ele aldığı üzere holiganlığın "insanın özündeki vuruşan hayvanı ortaya çıkarma isteğinden" kaynaklandığı tezini destekler. İnsan koşmak, vuruşmak, savaşmak, fethetmek, ele geçirmek için yaratılmış bir hayvandır. Uygarlık, insanın doğasındaki bu savaş gereksinimini baskılamıştır. Ama insan bu içgüdüyü doyuracak dolaylı yollar arar, aradığını da arena görünümlü stadyumlarda bulur. Holiganlık ile ilgili bir diğer görüş de Richard Gruneau’nun Class, Sports, and Social Development (Sınıf, Spor ve Toplumsal Gelişme) adlı kitabındaki siyasal direniş boyutudur. Bu görüşü savunanlar, futbol holiganlarının eylemlerini, "devletin kolluk güçlerini saldırma gizilgücü taşıyan, düzene karşı bir direnme" olarak nitelendirmekte. Son yıllarda popülerleşen bir diğer görüş de Ian Taylor tarafından kaleme alınmıştır. Sporun ticarileştirilmesiyle, takımların bireyler tarafından satın alınması, oyuncuların astronomik ücretlere transfer olması, kısaca "futbol endüstrisi taraftarların takımları üzerindeki etkilerini yitirmelerine" neden oldu. Holiganlık özünde bu yitirilişin yarattığı öfkenin dışavurumudur. Holiganların saldırgan tavırları medya aracılığı ile kulüplerin dikkatini çekmek için başvurdukları girişimlerdir.
 
Nedeni her ne olursa olsun toplum düzenini bozan holiganlara karşı alınan önlemler dünyanın dört bir yanında yıllardır var, her zaman da olacak. İngilizlerin ayakta maç seyretmeyi yasaklamış olması ya da Italyanların maça bilet alan taraftarları fişliyor olması holiganları taraftarlardan ayırt etmek için kullanılan yöntemlerden ilk akla gelenler. Ülkemizde ise durum biraz daha farklı. 1980’lerde ve hatta 90’ların başında tribünlerin önünde alabildiğine yüksek bir tel örgü, o tel örgünün üzerine sanki askeri alanı korurmuşcasına çekilmiş dikenli tel, dikenli telin önünde en az üç sıra asker-jandarma, en ön sıralarda polis barikatı hatırlayanlarınız vardır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, maçın devre arası ya da sonunda hakemlerin etrafında polisten ya da askerden canlı kalkanlar kullanıldığını da bilirsiniz. İnsanı, saldırmayacağı varsa da saldırması gerekiyormuş psikolojisine sokan anlamsız tedbirlerdir bunlar. Bizler bu kadar yabani yaratıklar mıydık ki; birbirimizi kesmeye doğramaya bu kadar meyilli miydik ki de korku filmlerini aratmayacak bu tarz önlemlere ihtiyaç duyuluyordu diye düşünmeden edemiyor insan? Değildik elbette ama o dönemin tedbir kafası öyle çalışıyordu. Zamanla bu tedirlere ihtiyaç olmadığının farkına varıldı. Tel örgüler, dikenli teller kalktı. Hakemler soyunma odasına korumasız girer çıkar oldu. Zaman zaman oyunun stresinden, hakem hatalarından, rakip futbolcuların tahriklerinden etkilenip görültü patırtı koparmadık mı? Kopardık. Ama gün geçtikçe holiganlığın bize ve kendimizden çok sevdiğimiz takımımıza zararı olduğunu öğrenmeye başladık. Saha kapatma cezaları sıkılaşınca, takımımızın mabed olarak gördüğümüz stadında taraftarı önünde oynama avantajını elinden almamayı öğrendik. Tam herşey yolunda gidiyordu ki, bir avuç kendini bilmez çıktı. Deplasman tribünlerinde, bir takımın taraftarına en fazla ihtiyacı olduğu yerde, kavga dövüş çıkardı. İçimizdeki bu hainler durdurulamaz bir hal alınca, Futbol Federasyonu Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’un 2011-12 sezonunda birbirleriyle yapacakları müsabakalara deplasman takım taraftarının alınmayacağını açıkladı. Deplasman yasağına isyan etmemize rağmen kulüpler aralarında yaptıkları protokol ile deplasman yasağının 2012-13 sezonunda da sürmesine karar verdiklerini açıkladılar. İşte bir sabah kalktık, en sevdiğimiz oyunu, aramıza sızan bir avuç holigana kaptırdık, arkasından baka kaldık. Filmi tel örgülere, dikenli tellere doğru geri sarmaya başladık.
 
Her fırsatta uluslararası spor organizasyonlarına ev sahipliği yapmak için aday olan bir ülkenin, en fazla taraftara sahip kulüplerinin birbirleri ile oynadıkları maçlara taraftarlarını götüremiyor olması Türk futbolunun yüzkarasıdır. Deplasman yasağı bu oyunun ruhuna aykırıdır. Tespit edilemeyen holiganlar yüzünden on ikinci adam ünvanı verilmiş taraftarları oyundan uzaklaştırmak, gönül verdikleri renkleri desteklemelerini yasaklamak işin kolayına kaçmaktır. Zor olan; toplumu holiganlardan temizlemek, doğru taraftar kimliğini oluşturabilmek, iyisiyle kötüsüyle oyunun güzelliğini yaşama felsefesine sahip bir nesil yetiştirebilmek. Doğru ve güzel bir şeyin gerçekleştirilmesinin zor, hatta imkansıza yakın olduğunu bilmek, bu uğurda gösterilen çabalardan vazgeçilmesine neden olmamalı. Amaç hedefe ulaşmayı garantilemek değil, bu hedefe doğru yürümektir. Hedef yolun kendisidir.
 
Esquire Türkiye // Şubat 2013
Pınar Bekbölet
twitter, vine, instagram, youtube, vimeo ve facebook postlarını url ekleyerek girebilirsiniz.

bbcode'un tüm nimetlerinden faydalanabilirsiniz.
• [b]kalın yazı[/b]: kalın yazı
• [i]italic yazı[/i]: italic yazı
• [u]altı çizgili yazı[/u]: altı çizgili yazı
Samsung Galaxy S21 (S30) ile ilgili yeni detaylar gelmeye devam ediyor. Paylaşılan son bilgilere göre Samsung Galaxy...