#
#
Türkiye'de bisiklet dünyasında kalemini iki yönlü kullanıp hem çizip hem yazarak kendine has bir yer edinen, yayınladığı ''Bi Tur Versene'' kitabı ile en orijinal ve keyifli bisiklet kitaplarından birini bizlere kazandıran Aydan Çelik'le kitapları, çizimleri, bisiklet, tarih, İstanbul ve hayata dair uzun ve dopdolu bir röportaj sizlerle.
03/03/2018 - 04:05
Bisiklet dünyamızın en önemli kalemlerinden Aydan Çelik, ''Bi Tur Versene'' ve ''İstanbul Bisiklet Rehberi'' kitapları başta olmak üzere bisiklet, edebiyat, çizim ve tarihle dolu hayatına ve Türk bisikletine dair birçok konuda sorularımızı içtenlikle, tüm detaylarıyla yanıtladı. 2018'den başlayıp İstanbul'un fethine, oradan cumhuriyetimizin ilk yıllarına ve 2. Dünya Savaşı'na kadar birçok farklı zamanda geçen röportajda İstanbul'un mandalarına ve uçsuz buçaksız tarlalarına yer vermeyi de unutmadık.
 
Önce işin edebiyat yönünden başlayalım isterseniz. Özellikle “Bi Tur Versene” çok değerli ve önemli bir içerik bisiklet için. Kitap çıkarken hedefiniz neydi, beklentileriniz ne ölçüde karşılandı? ''Bi Tur Versene'' için neler söylemek istersiniz?
“Bi tur versene” o zaman da kullandığım deyimle albüm kitap dedikleri türden. Yani daha önce yapılmış bazı şeylerin, yazıların çizimlerin belli bir editöryal bütünlük içinde bir araya getirildiği bir kitap. Kitaptaki yazıların ve çizimlerin önemli bir bölümü daha önceden yazılmış veya çizilmiş şeylerdi ama o kitap için de ayrıca epeyce bir şey yazıp çizdim. O kitabın şöyle bir yanı var, aslında kendi yazdıklarımı bir arada görmek istedim. Ne yazmışım diye bir külliyat veya albüm. Kendi içinde kabaca iki bölüme ayrılabilir o kitap. Bir tanesi bisikletin yaptığı çağrışımlar. O çağrışımların içinde edebiyat tabii ciddi bir yer tutuyor sorduğun gibi. Edebiyat, insanın dünyaya bakışını, fikriyatını, zikrini, fikrini çok şekillendiren bir şey. Bisiklet de edebiyatla çok içli dışlı olmuş bir nesne. Çıktığı günden beri. Birinci bölümde bisikletin edebiyat, sanat, felsefe, sosyoloji vesaire alanlarındaki durumlarına dair; bazen yer yer bisikletin bahane edilerek başka şeyler anlatılmaya çalışıldığı bölümler. Bir kısmı da doğrudan bisiklet sporu ile ilgili. Fransa, İtalya, İspanya, Türkiye turu vesaire... 80’ler, 90’lar, 2000’ler bisikletin 70’lerde benim çocukluğumdaki şeyinden inişe geçtiği yıllardır. 2000’lerden itibaren Türkiye’de türlü sebeplerden ötürü bisiklet kültüründe bir yükselme var. Bu kitap da 2013’te çıktı, çok da ilgi gördü ki bunu bekliyordum çünkü gelişmeyi biliyordum ama beklediğimden de iyi ilgi gördü. Çok da peşinde düşmedim reklamı şusu busu ama kendiliğinden ilgi gördü. İkinci baskı yaptı hemen bir buçuk ay geçmeden ki bisiklet kitabı için iyi bir şey. Hala o kitapla ilgili aranırım, çağrılırım, sohbete-söyleşiye. Memnunum o kitabın kendi içindeki serüveninden.
 
http://www.tribundergi.com/g/2378/2540/b/03052018062154_4793a.jpg
 
İlk sorum da özellikle bu oldu çünkü bir şekilde henüz bu güzel kitabı duymamış olanların röportajı okumaya başladıklarında “Bi Tur Versene”den haberdar olmalarını istedim.
Küçük de not ekleyelim oraya, bazı insanlar, yeni kuşak “Bi Tur Versene”nin anlamını biliyor mudur sence? Bir zamanlar bisikleti olmayan çocukların, olanlardan isteme cümlesiydi. ''Bir tur versene, gideyim döneyim geleyim'' diye bir şeydi. Kapakta da Osman Hamdi Bey’in kült tablosunun benim yaptığım bir revizyonu var. O dört kaplumbağa bisiklete binen beşinciye bakıyor, “bir tur versene” diyorlar; kaplumbağa terbiyecisi de onları yukarıdan izliyor elinde pompa var, sırtında kask var.
 
 
http://funkyimg.com/i/2D3cv.png
 
Kitabın da içeriğinin bir kısmını dolduran çizimler ve tasarımlarla ilgili geçmişinize dair bir özet yapalım isterseniz. Bisiklet camiası, Aydan Çelik’in bu konuda ne seviyede olduğunu biliyor ama yine bilmeyenlere, ''Aydan Çelik kimdir?'' diyenlere de anlatalım isterseniz.
Şöyle aslında, ben biyografilerimde hep yazıyorum, çocukken bağlandığım üç şeyi, yazmayı, çizmeyi, bisikleti hiç bırakmadım. Herkes bunları sever aslında. Çocuklar resim yapmayı severler, bisikleti severler ama sonra bırakırlar. Okul hayatımın bir döneminde kısa bir ara vermek dışında uzaktan da olsa izledim, bisiklete ilgimi hiç kesmedim. Çizmek hayatımda her zaman önemli bir yer tuttu. Daha çok edebiyat dergilerinde, çok erken yaşlarda işlerim yayınlanmaya başladı çizimlerim. Sonra bu hayatımın işi oldu, esas olarak işime çizerlik diye bakıyorum. Full-time çizer, part-time yazar, sometimes bisikletçi gibi bir şey kullanıyorum. Bu çizim mesaisi içinde bisikletin dışındaki alanlarda da çalışıyorum. Hayatımı kazandığım şey reklam ajanslarına proje bazlı çizimler. Onun dışında kendim için çizdiklerimde bisikletin ve tarih çizimlerimin çok önemli yeri var çünkü ben toplumsal tarih dergisinde yayın kurulu üyesiyim. Tarih vakfı üyesiyim, aynı zamanda onun bünyesinde çıkan toplumsal tarih dergisinde ve bir dönem çıkan İstanbul dergisinde yayın kurullarındayım. Orada da tarih merkezli şeyler çiziyordum. O da çok sevdiğim bir şey. Bisiklete dönecek olursak, bisiklet bir kere çizime çok müsait bir şey. Mesela kontür bisiklete çok benzer, şeffaftır ve arka tarafını gösterir. Yani kendisinin dışında kalan yerleri gösteren bir şeffaflığı vardır, bisiklette de öyledir, kadrosundan tekerine kadar. Pentür dediğimiz şey ise opaktır, arkayı göstermez. Motorsikletten otomobile kadar bunlar opak gibi gelir. Böyle bir korelasyon kurarım. Bisiklet benim hem Türkiye’den hem dünyadan çok sevdiğim çizerlerin, mesela Turhan Selçuk’un (Abdülcanbaz) veya Ralph Steadman’ın Ronald Searle’ün -bunlar büyük İngiliz çizerleridir- çok sevdiği bir nesnedir. Ben de “Bi Tur Versene”de epeyce bir tarihi figürü ve aklıma gelen birçok şeyi bisiklet üzerinden anlattım. Mesela Türk bisikletinin fetret devri diye bir dönem var, 1976 Montreal’de son olimpiyata gidişimiz, şimdiki federasyon başkanı Erol Küçükbakırcı ile. Sonra 2008’e kadar bir daha bisiklette olimpiyata sporcu yollayamıyoruz. Mesela o dönemi çizdim örümcek ağlarının ucunda örümcek yok da bisiklet var. Bu benim derdimi yazmaktan daha iyi anlatan bir şey. O yüzden epeyce bir bisiklet çizimi oluştu. Bunlardan bazıları bisiklet tasarımı oldu. Bisikletin kadrosunu birer resim tuvali veya çizim kağıdı olarak kullandım.
 
Sıradaki sorum da bununla alakalıydı, yakın tarihli olarak “Bisiklet Manifestosu” ve “Troya” modelleri çıkmıştı sizden. Orada sizin 30 maddelik bisiklet manifestonuz yer alıyordu ki artık sizin olduğu bile pek bilinmiyor, en azından Türkçe bisiklet içeriklerinde anonim hale geldi ve en popüler metin oldu. Onun da çocuğum gibi dediğiniz ilk beş maddesini “öncelikle bunlar bir arada olacak” kuralıyla “Bisiklet Manifestosu” modeline çizmiştiniz. Ondan ve elinizden çıkan diğer bisiklet modellerinden devam edelim isterseniz.
Ben yazmayla çizme eylemini birbirinden çok ayıran biri değilim. Çizmeyi de yazmanın bir biçimi olarak görüyorum. Çizmek aslında çizerin kendine mahsus bir alfabe ile geliştirdiği bir yazma biçimi. Onunla da bir şey anlatıyorsun çünkü. Bisiklet manifestosunu da 2006’da yazdım, 10 yıldan fazla olmuş.
 
http://www.tribundergi.com/g/2378/2540/b/03052018062156_187f8.jpg
 
Bisiklet sporu ile 10-11 yıldır ilgiliyim, bisiklet manifestosu benim ilk yıllarımda da vardı çok iyi hatırlıyorum.
Artık arkadaşlarım öğrendiler de başka insanların “bak böyle bir şey var, sen seversin” diye yolladıkları bir şey olmuştu bisiklet manifestosu. Aslında serbest çağrışım işte, nasıl yazdın sorusuna çok cevap veremiyorum. Bisikletin bende uyandırdığı şeyleri hisettiğim, bir güne yazdığım, şudur budur diye gittiğim bir manifesto işte. Tek seferde çıkmış bir metindir aslında. “Eşitliktir, bazen o sizi taşır bazen siz onu” diye başlar, özgürlük, kardeşlik, çocukluk diye devam eden o ilk beş madde. 30 küsur maddeden oluşuyor. O bisiklet manifestosu geçen sene bir bisiklette vücut buldu. Bisikletin üstünde o manifestonun maddelerini de görselleştirdim ki yazarken o kadar zorlanmadım. Şeye benzetiyorum, besteye video klip çekmek istiyorsun ama olmuyor ya, ondan çok korktum. 13 maddesini hayata geçirdim bisikletin üzerinde. Piyasada hala duruyor. “Troya”nın hikayesi şöyle; malum hikaye, Homeros’un İlyada ve Odysseia’da anlattığı Troya savaşındaki en meşhur olan. Don Kişot’un değirmenleri gibi, iki kitapta da küçük bir bölümdür onlar. Hakeza Evliya Çelebi’nin Hezarfen Ahmet Çelebi’nin uçuşunu anlattığı sahne gibi. Edebiyatla haşır neşir olan biri olarak söyleyeyim, üç kitapta da en popüler kültüre mal olmuş şeyler. Troya atı da, Don Kişot’un değirmenleri de Hezarfen de öyle. 10 yıl etrafı sarılan Troya şehri düşürülemiyor, Odysseia’nın aklına gelen hile ile savaşçılar içine konuyor ve şehre hediye ediliyor... Bildiğimiz hikaye. Troya’da 3 bin sene sonra hikayeyi yeniden yazıp şehirlerimizi geri istiyoruz. O zaman da Troya bir hile ile düşürüldü, bugün de şehirler deyim yerindeyse bir hile ile düşürülmüş durumda. Neyi kastediyorum? Şehirler yaşanamaz yerler haline geldiler. Organizmamızın doğrudan ihtiyaç duyduğu şeyler bile sınırlı. Temiz havadan yeşile kadar, içtiğimiz sudan tükettiğimiz gıdalara kadar her şeyin giderek insani olmaktan çıktığı bir hal aldı. Biz de şehirleri geri istiyoruz diye bir mottoyla, bisikletin içine binen bisikletli kadınlar, erkekler, çocuklar gibi bir kurgu var. O bisikletle de Cyclist dergisinde şehir yazısı yazıyoruz her ay. Gidip Troya ile geziyoruz, daha çok mimari ve tarihin öne çıktığı ve birazcık da kaybolan şeylerin arkasından da cümleler kurup, “Vaktinde burada bu varmış ama artık yok” dediğimiz... Troya’nın hikayesi öyle. Öncesinde İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğunda “İstanbul” bisikleti yapmıştım. İlhamı şuradan geldi: Lance Armstrong 2009’da emeklilikten ikinci kez döndüğünde Giro’da yarışıyordu. Venedik’e gittim ve etapları izlerken Obama’nın Hope/Umut afişlerini yapan Shepard Fairey ve Japon manga sanatçısı Yoshimoto Nara tarafından tasarlanan bisikletleri gördüm. 2009 Haziran’da Türkiye’ye döndüm, Aslı Bisiklet’ten(Sedona’nın üreticisi) arkadaşım var, muhabbeti anlattım ve o da “Abi sen de bir şey yap” dedi ve öyle başladı bisiklet kadrosundan bir şeyler tasarlama. Sadece kadro değil, tüm unsurları ona uygun yapıyoruz. Üst düzey bir karbon fiber yol bisikleti. 3 yıl sonra “Karnaval” diye bir şey yaptık, o bir fixie’ydi. Dünyanın en ünlü 13 bisikletçisini Hacıvat-Karagöz esprisiyle çizdim. Toplamda dört tane bisiklet var tasarladığım.
 
 
http://www.tribundergi.com/g/2378/2540/b/03052018062125_852ee.jpg
 
Aydan Çelik’in hayatının tamamında bisiklete ilgisi var, binmeyi de seviyor. Bisiklet dünyası bilindiği gibi ikiye bölünmüş durumda. Spor anlamında tabii ki karbon vazgeçilmez ama bizim gibi amatör ve şehir içi binenler bu konuda ikiye ayrılıyor: “Klasik ve çelik” mi yoksa “teknolojiye ayak uydurmalı ve karbona binmeliyiz” mi? Aydan Çelik bu konuda ne düşünür? Ekip olarak bize klasik gibi geliyor.
*bir süre gülüyor* Ben bisikletin klasik dönemini çok seviyorum. Eurosport yayınlarında yorumlara ilk başladığımda -10 seneyi geçti Türkçe yayınlara başlayalı- o dönemki bisikletçiler yaşça benden daha büyüktü. Miguel Indurain benden iki yaş büyüktü, Lance Armstrong benden küçüktü ama o sonraki jenerasyon. Abraham Olano’lar benle yaşıttı, Marco Pantani’nin yaşı benden birazcık küçüktü falan ama onlar klasik çelik bisikletler kullanıyorlardı. Indurain de karbona biniyordu ama esas olarak çelikti bisikletleri. Zamana karşı bisikleti karbondu, Pinarello. Hem o dönemin bisiklet estetiğine sevgim var ki subjektif bu şüphesiz hem de o dönemin bisikletlerini de çok seviyorum. Çelik bisiklet çok sevdiğim bir şey, ben de uzun yıllar bindim. Şimdi bisikletler zaten birbirlerine çok benziyorlar. Ben bisiklet yapımcılarını, özellikle İtalyan bisikletleri tabii, Colnago, De Rosa, Mondonico falan... bu adamlar zanaatkarlar, sanatla dokunuyorlar. Şu cama üflerler ve tevatürleri olur ya onların ''veremli olursa onun içine kan gidermiş'' diye, biraz onlara biraz da müzik aleti yapımcılarına, luthierlere benzetiyorum. Zaten bisikletle bağlamayı birbirine benzeten metnim var: İkisi de şeytan icadıdır, ikisi de tellidir, ikisi de akortsuz olmaz.
 
Manifestoda da şeytan icadıdır maddesi var zaten.
Evet evet. Haliyle, çelik çok sevdiğim bir malzeme. Alüminyum da seviyorum mesela. 90’ların başında Cannondale’im olmuştu ve beraber bindiğim yarışçı abiler “Bu şişkoyu nereden buldun?” diyorlardı bana. Yani malzeme konusunda fetişize bir şeyim yok. Alüminyumun bisikletin çok sayıda insana ulaşması konusunda çok büyük bir eşik olduğunu düşünüyorum. İlk zamanlar pahalıydı. Cannondale, Klein gibi markalar ilk alüminyumlardı. Şişman, kalın boru yapan, fat tube dediklerini yapan markalardı. İyi çelik bisiklet o zaman da pahalıydı. Bugün çelik deniyor ama aslında su borusu gibi olan bisikletlere o zaman da pek şey yapmıyorduk. Çeliğe şöyle dokundun mu çınlaması lazım, bunlardan tok diye ses çıkarıyordu, çok ağır oluyordu. Alüminyum hafifliğiyle ve zaman içerisinde ucuzlamasıyla çok sayıda insanın bisiklete binmesini sağladı. Alüminyumun bisikletin sosyalleşmesine katkısı var. Hor görülüyor falan ama alüminyumda da yeniden çıkış var. Çelik ise toplu üretimden görece çıktı tabii artık. Özellikle el yapımı bisiklet fuarlarının en gözde malzemesi şüphesiz. Çok güzel bir malzeme. Sürüş keyfi çok güzel. Ben şanslıyım, bir dizi bisiklete sahibim. O ya da o demem. Karbona gelince, çok hafif bir malzeme. O hafiflik belki placebo etkisidir ama yokuş çıkarken insana çok iyi geliyor, onu biliyorum. En iyi bisiklet senin en sevdiğindir. Vizontele’de diyor ya, “Buraları seversen buralar dünyanın en güzel yeridir” diye. Bindiğin bisiklet en güzeli.
 
 
http://www.tribundergi.com/g/2378/2540/b/03052018062123_99a45.jpg
 
Aslında bisiklete yeni merak salanlar için vereceğimiz tavsiye “Malzemeye bakmayın, oturduğunuzda rahat mısınız, o size keyif veriyor mu ve mutlu musunuz” olmalı muhtemelen.
Şüphesiz. Tabii ki. Bisikletin şöyle bir şeyi var. Türkiye’de benim gözlediğimi bir şey var, henüz bisiklet hayatın içinde olması gerektiği kadar değil. Bunu herkes tespit eder zaten ama şöyle bir şey var, bazı şeylerin kültürü oturmadığında, mesela demokrasi kültürünün olmadığı yerlerde sınıf çelişkileri de çok derindir, gelir uçurumu da. Bakın dünyaya, mesela bir sürü ülkenin bisiklet kültürü yok ama bisiklet takımları var ve altlarındaki bisikletlerin her biri otomobil fiyatına.
 
Bu noktada durum şu aslında: Geçen yıl, hatta bu sene de değişen bir şey olmadı, World Tour’da İtalyan takımları bulamıyoruz ama Arap yarımadasının takımları var.
Evet aynen öyle. Biraz da imaj tazelemek için tabii. Özellikle Bahreyn-Merida üzerinden konuşursak... Bisiklet bütün o üzerindeki doping vesaire gölgelere rağmen insanların çok sevdikleri ve iç içe oldukları bir spor. Kapalı mekana gidip de öyle bilet aldığın, seyrettiğin bir şey değil. Senin geçtiğin, yürüdüğün sokaklardan, çıktığın yerlerden, piknik yaptığın dağlardan geçiyor dünyanın en iyileri. Haliyle çok sevilen bir spor ve birazcık da galiba bu onun temiz imajını kullanmak gibi. İyi bir şey tabii bir taraftan bakınca da. Bisiklet kültürünün gelişmesine yardımcı oluyor. Herkes Hollanda bisiklet ülkesi der, muhtemelen Hollanda’da hafta içi ulaşım için kullanılan bisikletler çok yeniler hariç 100 Euro civarı paraya değiştiriliyor. Ulaşım için yetiyorlar. Sportif için daha iyi şeyler istiyor insan. Orada da ne seni mutlu ediyorsa tabii...
 
http://www.tribundergi.com/g/2378/2540/b/03052018022044_7e18f.jpg
 
Bisiklet kültürünü röportaja girişte de vurguladınız, Türkiye’de bisiklet kültürü oturmasa da gelişmeye başladığı için kitabınızı çıkardığınızı söylediniz. Gelişen bisiklet ortamından memnun musunuz? Ki zaten belki de geleceğe damga vuracak yepyeni bir tur için buradayız. Röportajımız sırasında Tour Of Antalya düzenleniyor, okuyucularımıza not düşelim, ikinci etap sonunda buradayız. Yani gelişiyor, Gran Fondo’lar oluyor, Velotürk yapıyor, bu turun organizatörü Argeus’un çabaları var... Birçok yerden bisiklet için talepler var. Yıllardır işin içinde olan biri olarak memnun musunuz gidişattan?
Valla memnunum. Çok, çok memnunum. Yani şöyle diyeyim, bisiklet sporu çok sevdiğim bir spor ama benim için 20’li yaşlarımdaki sihrini taşımıyor itiraf edeyim. Eskiden daha az yarış olurdu ve beklerdik biz onu. Şimdi biraz turfanda sebze gibi, yaz kış domates bulabiliyorsunuz ya...
 
 
http://www.tribundergi.com/g/2378/2540/b/03052018062229_3df8f.jpg
 
Eurosport geçen yıl neredeyse 200 günden fazla bisiklet yayınlamıştı mesela. Ona örnek oldu bu dediğiniz.
Evet evet, neredeyse hepsini bir şekilde seyredemesem bile dinliyorum. Hepsi benim yakın dostlarım çok sevdiğim insanlar, çok da büyük kazançlar bence Türkiye için. Benim subjektif heyecanımdan çok öte bir konu bu. Benim heyecanı kenara koyalım şimdilik. Çok güzel bir şey tabii bu yani. Yıllardır olması gereken. En basiti, artık yola indiğinde özellikle araç kullananların gözlerinin aşina olduğu, imrendikleri, kümülatif olarak artan bir ivmelenme var. Bu da işte bisikletin sportif, gündelik hayattaki keyif yapma veya ulaşımla ilgili işlevsel yanına hizmet ediyor, çok mutluluk verici buluyorum.
 
Yayıncılık konusuna geçersek, ben 2009’da ilk kez tam sezon bisiklet izlemeye başladığımda odamdaki kağıda asılıydı hangi gün neyin olacağı ve Eurosport yayınlayacak mı diye bakıyordum. Düşününce siz de Eurosport’taki ilk yıllarınızda, diğer ulusal kanalların Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu dışında yarış yayınlayacağını düşünmezdiniz herhalde. Sports TV’de Cadel Evans Great Ocean Road Race yayınlandı, NTV Spor ise Tour des Fjords yayınladı. Bunlar 10-12 sene önce bile Türkiye için hayal diyeceğimiz durumlardı sanırım.
Evet, öyle kesinlikle. Türkiye bisiklet tarihine girince tabii benim naçizane gözlemim şöyle bir şey. Biz biraz geleneği zayıf bir ülkeyiz. Geleneklerimiz kuvvetli değil. Öyle zannediyoruz ama değil. Gelenek çok değerli bir şey bence. Yenilik de gelenek için öğretilen bir şey. Ben “İstanbul Bisiklet Rehberi” ile ilgili kütüphanede çalışırken tesadüfen bir dergi ile tanıştım. 1920’li yılların başında çıkmaya başlamış “Spor Alemi” derbisi ve benim gördüğüm nüshalar 1925 yılına aitti. Doğal olarak eski Türkçe, daha 1928’de geçiliyor ya malum. Sonra bunu Osmanlıcası iyi olan bir arkadaşıma çevirtip sonra ben de ona bir giriş yazısı yazdım. Ottavio Bottecchia ile ilgili üç sayfa yazı çıkmış 1925’te. Aynı zamanda Greg Lemond’un da ünlü 1989 Tour de France performansında kullandığı bisikletin markasıdır Bottecchia, bir İtalyan bisikletçidir yani aslında. Yani Türkiye’de mesela spor basınının geçmişi var aslında. Çok güzel bir makale, Cyclist’te onu yayınladık. Adam aşkla anlatıyor. Bottecchia, malum, Tour de France’ı kazanan ilk İtalyan bisikletçi. Türkçe bir dergide çıkmış olması çok hoş o dönemde. Kendi çocukluğuma gittiğimde, 66 doğumluyum ben, Türk bisikletinin sonraki altın devrinin kısmen sonuna yetiştim 76 Montreal’i düşününce, 10 yaşındaydım. Yani Türkiye bisiklet sporu tarihinde ve gündelik hayattaki tarihte dalgalı bir seyir görüyoruz. Çok ilginç bir kitap okudum yakın zamanlarda. 50’li yıllar Türkiye’si, bisiklet fazlalığından polisler ceza kesiyorlar. Çok yeni bir kitap. Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu’nun kitabı*, yazarlarını da tanıyorum. Ama o zamandan bu zamana bisiklet sayısının nüfusa oranı veya ulaşım araçlarına oranı veya o grafikte yükselmemiş görünüyor, inişte. Sporu gelişiyor ama bu kısım biraz daha yavaş gidiyor gibi.
 
http://funkyimg.com/i/2D3cC.png
 
*Kitap: Tutku, Değişim ve Zarafet-1950'li Yıllarda İstanbul
 
Onda biraz şehirlerin o odakla yapılmamasının da payı var. Bir yola bisiklet yolu eklemek çoğu yerde imkansız hale geldi artık.
İşte orada başka çözümler lazım. Evet dünyada bu tip büyük metropollerin böyle sorunları var. İngiltere’de de var bu sorun, çözüm arıyorlar. Orada sürücüler biraz daha kurallara bağlılar. Özel otobüs yollarına bisiklet girebiliyor. Onun dışında da tüneller açarak sistemler geliştirmeye çalışıyorlar. Yaşanabilir şehirler ve sürdürülebilirlik çok kritik bir kavram. O çerçevede bisiklete çok önemli bir misyon yüklüyorlar. Elektrikli bisiklet ciddi yer tutuyor ulaşımda. Karbon ayak izi vesaire konular. Türkiye’de de bu olmak durumunda çünkü ben de en son “İstanbul Bisiklet Rehberi’ni yazdım, kitabı açtığımızda İstanbul’un yatay haritasını, şehrin coğrafi sınırlarını görüyoruz. İstanbul aslında Karadeniz’le Marmara arasına sıkışmış bir dikdörtgen, sınırı belli yani. Metafor olarak denir ya hani “yolun sonuna geldik” diye, fiilen de yolun sonuna gelmiş durumdayız. Yok yani yok, mekan olarak yok. İstanbul’un kuzeyi... bence bir an önce durması lazım yani. Bilakis tersi oluyor. İstanbul’un artık nüfüsunun da daha fazla artmaması lazım. Desinler ki “İstanbul iyi olacak”, ben ayrılmaya razıyım çok sevdiğim bir şehirden.
 
Son 1-2 soruya geldik. Hazır adını anmışken son çıkan kitabınız “İstanbul Bisiklet Rehberi”nden de bahsedelim. İçeriğin ne olduğu adından da belli, bir de yazarından dinleyelim, kitabı alanlara ne vadediyorsunuz?
Bir şehri keşfetmenin en iyi enstrümanlarından biri bisiklettir tezim var benim. Yürümek buna eşlik edebilir ama yürümekte sınırınız var, günde yürüyebileceğiniz şey belli -ultra maratoncuları tenzih ederim. :) Ben 30 yıldır İstanbul’da bisiklete binen bir adamım ve özellikle İstanbul’un kuzey-güney hattına yıllarca gittim geldim, bazen tek, bazen arkadaşlarımla. İstanbul’u severim, sevme nedenlerimden biri de bisiklettir. “İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?” diyor ya Behçet Kemal. Bu kitap da bana teklif edilmiş bir kitaptır. Böyle bir kitap yazma fikrim yoktu benim. Kitabın çıktığı Hil Yayınevi’nden geldi teklif. İstanbul’un tarihi yarım adasından başlayıp, aslında yürüyerek de gezebileceğimiz yer. Asıl İstanbul orasıdır, suriçi dediğimiz bölge malum.
 
http://www.tribundergi.com/g/2378/2540/b/03052018062228_5b87f.jpg
 
Kısaca en bilinen şekliyle “son fethedilen kısım”dır aslında.
Evet asıl fethedilen kısım orası. Zaten 200 yıl öncesinde Üsküdar’da Türkler duruyorlar ya da Anadolu Hisarı’nı Yıldırım Beyazıt, Rumeli Hisarı’nı Fatih yaptırıyor. Yani o surun içindeki, etrafı surla çevrili, 25 km’dir aşağı yukarı o sur; onun içindeki yer İstanbul. İstanbul denince o kastedilirmiş zaten eskiden. Yakın zamana kadar İstanbul’a gidiyorum diyenler oraya gidiyorlar aslında ama Kadıköy’den, Üsküdar’dan, Beyoğlu’ndan, Pera’dan geçiyorlar aslında. Onunla başlıyor kitap. Burası şehrin kendisi zaten. Sonradan gelişmiş, bunun etrafında büyümüş bir hücre gibi bir şey. Ben şehrin coğrafi sınırlarına kadar gidiyorum. Diğer İstanbul gezi kitaplarından farklı olarak çok daha büyük bir coğrafi alanı dolaştırıyorum okura. Şöyle diyeyim; İstanbul’un kuzeybatısı Çilingoz plajıdır, sonrası Tekirdağ’a bağlıdır, İstanbul kuzeyde orada biter. Güneybatıda da Silivri’nin gümüş yakasında biter. Anadolu yakasında kuzeydoğu Ağva’da, güneydoğu Tuzla’da biter. Daha küçüktür Anadolu yakası. Tüm buralarda rotalar var, bir kısmı performans için gidilecek, 100-150 km’lik, daha seyrek yerleşimin, köy tarımının olduğu yerler. Muazzam bir köy tarımı var İstanbul’da halen, çok öneriyorum herkese, özellikle Çatalca-Silivri köyleri. Özeniyoruz ya Belçika’nın Flandre’nin şuraları diye... hiç farkı yok, inan hiç farkı yok. Ayçiçek, kanola, buğday tarlalarının içinden geçiyorsun, köyler gübre kokuyorlar. Keçi-koyun sürüleri geçiyor, manda var, çok manda var mesela İstanbul’da, azalmakla beraber. Eğer gezmek isteyenler bir şekilde temas kursunlar, beraber da gidebiliriz. Böyle teklifler de geliyor, hepsine olumlu cevap veremem tabii ama zamanım yettiğince insanlara oraları göstermek istiyorum: “Bakın buralarda bunlar var.” Çok az bilinen müthiş yerler var.
 
Araya giriyorum ama şu kısımlarda Aydan Çelik’in gözlerinin nasıl parladığını özellikle belirteceğim!
O kadar mutlulukla gittim ki ben oralarda. Hala biniyorum. Bir gün bir dağ bisikleti ekibiyle 2. Dünya Savaşı’nda kurulan çakmak hattını gezdirmek istedim insanlara. Girmiyoruz malum ama biz savaşa girersek 2. Dünya Savaşı’nda, Büyükçekmece gölünden başlıyor, Terkos’a kadar 20 metre aralıklarla bazıları yol kenarında bazıları tarlaların içinde koruganlar var. Beton, duvarların iki metre kalınlığında olduğu içine makineli tüfek yuvalarının yerleştirildiği, yer yer siperlerin olduğu, Çatalca halkı tankmani diyor onlara, öyle yerler var. Korugan ya da bunker derler savaş terminolojisinde. İstanbul’un pastoral yanı batıda hala ayakta Istrancalara doğru ve çok kıymetli. Biz bunu belki görürsek ne kaybettiğimizi daha iyi anlayacağız önümüzdeki 10-15 yıl içinde. “İstanbul Bisiklet Rehberi”nin esas amacı budur yani, bu şehri yeniden keşfetmek niyetiyle yazılmış bir kitaptır.
 
Son soruya geçiyorum. Konudan çıkıyoruz ama buluşmamıza vesile olan Tour Of Antalya’dan bahsedelim. Tour Of Antalya olmasa belki de röportajı yapamıyorduk:)
:)) Ben ilk kez bugünkü etabı(2. etap) izledim. Kemer’den 1250 metre deniz seviyesine çıktığımız. Hayatımda ilk kez canlı Instagram videosu çektim, nereden çekildiğini bile bilmiyordum Ömer(Yavru) gösterdi. Tour de France ve Giro’daki rotalar gibi tıpkı -Vuelta’yı söylemiyorum, biraz kıraç bir turdur. Zemin biraz soğuk asfalt ama hem eğim hem yokuş iyi. HC değildi ama 1. kategori bir yokuş çıktılar. Çok güzeldi, çok etkileyiciydi. Abdurrahman Açıkalın ve Aydın Ayhan Güney, hem Cumhurbaşkanlığı Turu’nu hem yeni başlayan Tour of Antalya ile işbirliği yapıyorlar. Çok iyi bilen insanlar kendi alanlarındaki kısımları. Parkur belirlemeden tut da organizasyona kadar. Çok kıymetli bir girişim. İnşallah böyle gider ve bizim de gurur duyacağımız yeni bir tur olur, Eurosport ve uluslararası kanallarda yayınlanır diye temenni edelim.
 
 
http://www.tribundergi.com/g/2378/2540/b/03052018062232_d6b97.jpg
 
Aydan Bey çok teşekkür ederiz bize değerli vaktinizin bir kısmını ayırdığınız için. Eklemek istediğiniz bir şey ya da Tribun Dergi takipçilerine bir mesajınız varsa tekrar teşekkür ederek sözümü noktalıyorum.
Futbolla ilgisini aşağı yukarı Cemil Turan’ın emekliliğinde bitirmiş bir fani olarak, tam bir futbol cahili olarak, aslına bakarsanız bisiklet dışında hiçbir sporu bilmeyen bir adam olarak; Tribun Dergi benim de o nadiren izlediğim mecralardan biri. Özellikle oradan böyle bir şey gelmesi benim çok hoşuma gitti. Çok teşekkür ederim sizlere diyerek bitireyim ben de. 
 
Bonus: *Kayıtta kısa bir ara verdiğimiz anda, “İstanbul Bisiklet Rehberi”nden bahsetmeden önce Aydan Çelik güzel bir detay daha verdi bize* İTÜ’de şehir planlama öğrencilerinin grubu vardı, Atlas’ta da çıktı. Hürriyet’ten Serkan Ocak’la, “Kanalistanbul nedir yahu?” sorusuna cevap aramak için Kanalistanbul hattını bisikletle geçtik. Tamamını geçemedik çünkü yağış vardı ama epey bindik. Arkamızdan araç geliyordu, bazı yerlerde durup araca binip diğer kısma geçtik. Aynı gün bitirmek durumundaydık.
 
Röportaj: Fırat Selçuk (https://twitter.com/frtslck)
FOTOĞRAF ALBÜMÜ
twitter, vine, instagram, youtube, vimeo ve facebook postlarını url ekleyerek girebilirsiniz.

bbcode'un tüm nimetlerinden faydalanabilirsiniz.
• [b]kalın yazı[/b]: kalın yazı
• [i]italic yazı[/i]: italic yazı
• [u]altı çizgili yazı[/u]: altı çizgili yazı
Geçtiğimiz günlerde Huawei CFO’sunu tutuklayan Kanada, 5G mobil ağ ekipmanlarından Huawei’yi...