Zaman: 19 Şub 2019, 00:24

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj

diffensore
 Mesaj Başlığı: Metin Kurt ve Dino Zoff
MesajGönderilme zamanı: 26 Eki 2008, 23:50 
Çevrimdışı

Kayıt:
09 Nis 2006, 11:46
Mesajlar:
293
Resim

metin kurt: spor, arsada temiz ve güzel, borsada çirkin ve kirlidir.

2000 Yılı'nın Şubat ayıydı. Soğuk hava kararmış, sulu sepken yağan kar, tipiye dönmüştü.

Cihangir'de, ikinci romanım Cimri Kirpi üzerinde çalışıyordum. Telefon çaldı. Arayan Metin Kurt'tu. İtalya'da oynanacak, Roma-Galatasaray, Avrupa Şampiyon Kulüpler Şampiyonası tur maçını seyretmek için Şişli'de bir birahaneye davet ediyordu.

Maçın başlamasına az bir süre kala, Metin'in verdiği adrese, Özkosova Birahanesi'ne doğru yola çıktım. Tarife göre kolay bulduğum birahane, Şişli Cami'nin arkasında, merdivenlerle inilen basık bir mekândı. Şiddeti artan tipinin eşliğinde, merdivenlerden kaymamaya dikkat ederek indim.

Futbol karşılaşmalarının şifreli televizyon kanallarında yayınlanmasından sonra birahanelere gidenler o ortamı çok iyi bilirler. Birahaneler, minyatür bir stad, bir arena tribünüdür.

Özkosova Birahanesi de öyleydi. Zemin katın merdivenlerinden inip, loş ortamına ilk adımımı attığımda, kesif sigara dumanına karışmış kızartma yağı ve alkolün haşin kokusunun karışımından kaynaklanan iç bayıltıcı bir ağırlık üzerime çöktü.

Dirseklerini bara dayamıştı. Üzerinde yine eski günlerde olduğu gibi bir parka, mavi beyaz çizgili bir gömlek, dumanından sararmış parmakları arasındaki elinde yarıya kadar içilmiş bir sigara... Gözleri, üzerinde televizyon bulunan vitrinde boş yabancı içki şişelerine fon olmuş aynaya sabitliydi.

Küskün, ilgisiz, kimseye bakmaktan zûl, biraz da kendini zorlayarak başını hafifçe yana döndürdü, hep kısık olan gözleri beni gördüğünde, kenarları kırışarak, gülücüklere boğuldu.

Yeni karşılaşmanın verdiği karşılıklı konuşulan olağan kelimelerden sonra, başlamış maçı önüme bırakılan bir bardak birayı yudumlayarak izlemeye başlamıştım.

Bir süre sonra televizyon ekranı flulaştı ve çok gerilere, doğduğum ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Bursa yeşilinin titremleri arasına daldım.

70'li yılların başıydı. O zamanlar 'Yeşil Bursa' diye anılan ve uzmanların yetmişe yakın yeşil çeşidini keşfettiği bir kentti Bursa... Şimdiki gibi ovası talan edilmiş, beton yığınıyla doldurulmuş değildi. Meşhur lodosunun getirdiği yağmuru yağdığında, damlalar evlerin damlarına eşit düşerdi. Evimizden baktığımda neredeyse Mudanya'yı görebilecek kadar netlikteydi ufuk!..

Binaların ağaçların altında kaldığı Bursa'da gençlerin toplumun dar olan sosyal çevresinde yer edinmesinin yollarından biri de futboldan geçiyordu. Dolayısıyla gençler varolmanın, toplum içinde bir yer edinmenin biçimini yeşil zeminli arsalarda arıyorlardı. Arkadaşlarımın hepsi futbol oynuyordu.

On altı yaşımı doldurmamış, yeni amatör lisansa sahip bir topçu adayıydım! Ne zamsm bir araya gelsek futboldan konuşuyor, dolayısıyla futbolla yatıp futbolla kalkıyorduk. Bir anlamda dünyamız futboldu.

Kısaca, futbolcu olmak, gerçekleri daha yeni yeni görmekte olan ülkenin diğer gençleri için nasıl bir ayrıcalıksa, bizim için de öyleydi.

Futbolu kendi kendimize öğrenmeye çalıştığımız Acemler semti, ortaları kelleşmiş, irili ufaklı doğal çim arsalarla bezeliydi. O zamanlar tesislerden yoksun Türkiye'nin gençleri için sınırları birbirinden böğürtlen kümeleriyle ayrılmış irili ufaklı bu alanlar büyük bir nimetti.

Topa vurmayı, ikiye bir yaparak verkaçla adam geçmeyi, tekme atmayı ve yemeyi, kafaya çıkmayı, düşmeyi, kademeye girmeyi, kambura yatmayı, maçların sonunda sopa yemeyi, atmayı, velhasıl o zamanın futboluyla ilgili öğrenebileceğimiz temel olan her şeyi o yeşil boş arsalarda öğrendik.

Aramızdan çok ünlü futbolcular çıktı. Milli formayı giyenler oldu. Futbolculuğu bir meslek olarak görmeyip sadece spor olarak yapanlar bile amatör kulüplerde çok başarılı futbol oynadılar. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı içlerinde. Gerek Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik şartların spora yansıyan olumsuzluklarından, gerek şanssızlıklarından ve bazılarının beyin güçlerinin adale güçlerine galip gelememesinden daha yolun başında silinip gittiler. Profesyonel olup Birinci Türkiye Ligi'nde top koşturan arkadaşlarımdan kimi, futbolu bıraktıktan sonra kentin ileri gelen sanayicilerinin himayesinde iş kurdu ve iş adamlığına küçük adımlar attı. Kimi, yüksek tahsili tercih etti. Kimi, kahve açtı, kimi, birahane, meyhane... Kimi paranın, kimiyse içkinin esiri oldu.

Bazılarını, Bursa'nın yerel televizyonunda ara ara kentin gözbebeği futbol takımının şimdilerde ligde düştüğü aczin acısını paylaşmak için spor programlarına çıktıklarını görüyorum. Senelerce ter döktükleri, büyük kulüplerin ağarlıklarınca para sunmalarına karşın, doğup büyüdükleri kentten ayrılmadıklarını söyleyip, eski takımının maçlarını izlemek için stadyuma gittiklerinde bilet ücretini ödemeden içeri alınmadıklarını, bir serbest giriş kartlarına bile sahip olmadıklarını, ancak kendi paralarıyla maçları izlediklerini ve her şeye karşın bir kez bile olsun tecrübelerine danışılmadığından esef duyup şikâyet ediyorlardı.

Zamanında, çarşıda ve ana caddede önü kesilerek el sıkışmaktan zor yürüyen, sağdan soldan çekiştirilerek; bir çay, bir kahve içmesi, yemek yemesi için baş köşeye oturtulmak istenen, birçok insanın stadyumlarda hançerelerini yırtarcasına bağırarak alkışladıkları dünyayı sadece bir meşin yuvarlağın yüzeyi kadar küçük sanan sakat kalmış ya da başka bir nedenden futbolu bırakmış bazılarımızın, yaşamın yükü altında nasıl ezildiğini eski arkadaşlarımdan öğreniyor ve üzülüyorum.

O yıllarda, Çekirge Meydanı'ndan yukarıya çıkan yokuşun ortasında -şimdi genişletilen yol yüzünden yıkılan eski kervansarayla birlikte- Park Otel, çeşitli federasyonlara ait milli takımların kamp yaptıkları, halka açık çay bahçesiyle bütünleşmiş bir tesisti. A Milli Futbol Takımı, 1974 Dünya Kupası elemeleri için İtalya'yla İtalya'nın Napoli kentinde yapacakları karşılaşma için bu otelde, Teknik Direktör Coşkun Özarı nezaretinde kampa alınmıştı. Milli Takım daha önceki maçında Batı Almanya'yla Almanya'da 1-1 berabere kalmış, bütün gözler bu maça çevrilmişti.

Milli Takım'ın as futbolcusu Metin Kurt'u ders çalışmak için gittiğim Park Otel'in çay bahçesinde tanımıştım. Yanımızdaki masada tek başınaydı. Dikkatimi çeken, onun diğer futbolculardan farklılığıydı. Çünkü kitap okuyordu. Diğer futbolcular, kendilerine hayran ve onlardan daha hızlı koşacağını iddia eden saf bir gence eşofman giydirmiş eğleniyor, tutacakları kronometreyle iddiaya girerek, Çekirge Meydanı'nda tur attırmaya iknaya çalışıp, kendilerince eğleniyorlardı.

Tanışmamız, bir ara Metin Kurt'un başını kitaptan kaldırarak bana, "Bu çocuk saf gözüküyor ama eşofmanı alıp kaçarsa ne olacak?" sözüyle başladı.

Gülüştük ve konuşmaya başladık. Konular birbirini kovaladı. Kitaplara olan düşkünlüğümüzün aracılığı, işte o günden bu yana, otuz üç yıldır dostluğumuzu sürdürmekte.

İtalya maçı gelip çatmıştı.

O zamanlar kitle iletişim araçları zamanımızdaki kadar yaygın değildi. Çekirge Meydanı'nda, yukarı Çekirge'ye çıkan yolun hemen yanı başında, sonradan inşa edilen Kervansaray Oteli'nin hemen üzerinde, ahşap altıgen geniş tek kahvehanede tavana yakın bir köşeye asılmış siyah-beyaz televizyondan maçı seyretmek için toplanmıştık. İlk kez bir futbol maçı naklen veriliyordu.

Ağzına kadar maçı izlemeye gelenlerle dolu kahvehanede önlerde kendime yer bulamamış, kapının yanında ahşap bir sandalyenin üzerine çıkarak, yarım saat sonra başlayacak maçı beklemeye başlamıştım. Uyuşan bacaklarımı dinlendirmek için sandalyeden aşağıya bile inemiyordum. Oraya sıkışıp kalakalmıştım.

Nihayet maç başladı ve başlar başlamaz da onurlu mağlubiyetlerle övünmeye alışık Milli Takımımız yine bildik oyun tarzına bürünüp, "Cümle cemaat ileri, cümle cemaat geri..." parolasıyla, olimpiyat ölçülerine göre yapılmış futbol arenasında sadece kendi sahasını kullanıyordu. Cümle cemaat gerideydi ve nedendir bilinmez bir türlü ileri çıkamıyordu. On bir futbolcumuz kendi ceza sahası içinde adeta Kanije savunması yaparak geri çekilmişti. İlk yarı meşin yuvarlak bir türlü orta çizgiyi geçip, İtalyanların ceza sahasına düşmeden çekilen derin 'oh'larla bitmiş, hava almak için dışarı çıkanlardan fırsat bulan ben de uyuşan bacaklarımı dinlendirmek ve maçın heyecanından karnıma giren ağrıyla sandalyeden inme fırsatını bulmuştum.

İkinci yarı da birincisi gibi dalga dalga gelen kâbuslarla başladı. İtalyanlar kalemizi meşin yuvarlakla ablukaya almış, dövüp dövüp duruyorlar, kalecimiz Sabri Dino, kale çizgisinden dışarıya bir adım bile atmadan her geçen dakikayla devleştikçe devleşiyor, geçen her dakikada yedi metre, otuz iki santim genişliğindeki üç direğin içini daha da kaplıyordu.

Direklerin ve Sabri Dino'nun elleri, kalemizdeki gole izin vermediği anların birinde maçın başından itibaren gözümüzün alışamadığı bir şey gördük. Bu, siyah-beyaz ekranın içinden forma rengi beyaz üzerine kırmızı bandı koyu görünen bir futbolcunun top sürerek kendi sahamızdan çıkma cesareti göstermesiydi.

Ceza sahamızın sağından şimşek gibi çıkan Metin Kurt, taç çizgisine kadar indi ve iki ayağı arasında mekik dokuyarak sürdürdüğü meşin yuvarlakla önüne çıkanı geçerek, orta sahaya on metre kala taç çizgisinden içeri girdi ve müthiş bir şut çıkardı. Meşin yuvarlak, zamanın en büyük kalecilerinden Dino Zoff'un bakışları arasında üst direği yaladı. Sadece A Milli Takımımızın, sahasına odaklanmış İtalyan televizyon kameraları bu enstantaneyi son anda yakalayabilmişlerdi. O an çığlıklar arasında sandalyeden düşmüş, kendimi ezilmekten zor kurtarmıştım. Bu pozisyon; o gün maçı izleyen bir İtalyan seyirci tarafından unutulmuş olabilir, ama biz pozisyon fukaraları için asla...

Maç, golsüz bitti. İtalyanlar şaşkın, Milli Takımımızın oyuncuları sarmaş dolaş sahadan ayrıldı.

O zamanın basını, maçın kahramanı olarak kuşkusuz kalecimiz Sabri Dino'yu ilan etti. Ekibimizin rakip sahada yakaladığı tek pozisyonda Metin Kurt ki bir kaç metre geriden ya da hırs ve karın adale gücünü biraz daha yavaşa ayarlayıp o şutu atmış olsaydı, Milli Takımımızın bir sayı kazanması kaçınılmazdı. Çünkü o ana kadar kalesine bir kez olsun top gelmeyen Dino Zoff un gözleri, adaleleri, dolayısıyla tüm benliği böyle bir hareketi beklemiyordu. Kısacası, konsantrasyonunu kaybetmiş, müsabakanın dışındaydı. Futbol oynayanlar ve en azından biraz anlayanlar, doksan dakikanın içinde bir anın değerini çok iyi bilirler. Şut anında topa vurma... Bu, belki bir andı ve her şey o belirsiz, o ne olduğu çözümlenememiş en küçük noktanın, bugüne kadar keşfedilmiş en küçük madde olan atom çekirdeğinin içinde oluşmuştu. İstemsizdi, bir 'tik'ti seğiren... İstemdışı bir hareket, beynin komutasının dışında, antrenmanlarda yüzlerce eşgüdümlüsünün sadece bir tanesinin topa dokunuşuydu o an. Bir anda oluyordu futbolda her şey ve o anı yakalamak için yapılan çalışmalar, sürekli tekrarlar müsabakaya egemen oluyordu; tıpkı bire bir, kıyasıya ölümüne mücadele eden Antikkçağ gladyatörleri gibi.

Metin'in yarım dakikayı bile doldurmayan ve sonu o anla biten aksiyonu -bir futbol maçı için-öylesine ani olmuştu ki... Bu, belki de o maçın kahramanını değiştirebilecek bir andı.

Birahanede geçmişe gitmişken, manidar "gol!.." nidalarıyla kendime geldim. Roma takımı Galatasaray'a bir gol atmıştı. Seyircilerden çıkan yer yer küfürler, 'çık çık' çekmeler ve el kol hareketleri birahane tribününde kaçınılmazdı, kural değişmedi ve bütün bu aksiyonlar, olağan gürültünün dışında, birahanenin kokusuyla bardakların içine doldu ve bardaklar hüzünlü alkolü yanık midelere bir kez daha akıttı. Silkindim ve barın fonundaki aynaya, önündeki cam raflara dizilmiş kimisi boş kimine boyalı su doldurulmuş yabancı içki şişelerine baktım. Flu gözüküyorlardı. Uyumuş muydum? Gözlerimi ovuşturdum ve önümdeki biradan bir yudum daha alırken bu mayhoş esrikliğimi, gittiğim hatıralara ve ortama bağladım.

Metin Kurt'un yüzüne baktım.

"Gol yedik!" dedi. Bunu, belki de yüzümdeki ifadenin mahmurluğundan söylemişti. Sözlerine devam etti: "Olacağı belliydi zaten. Az adamla yakalandık. Topun nerede olduğu önemli değil, kaç adamla yakalandığın önemli..."

"Evet!" dedim, sanki maçı izliyormuşçasına. Metin Kurt, biraz daha yorum yaptı. Az öncesine nazaran biraz daha sükûta ermiş mekânda, biraz da yüksek çıkan sesi, barda yanımda oturanların dikkatini çekmişti. Kimi aynadan, kimiyse ileri ve geriye kaykılarak bakmaya başladılar. Bizden gençtiler ve Metin Kurt'un futbol oynadığı zamanı yakalayamamış kuşaktılar. Yüzlerinde, 'ne kadar da çok biliyor'un, belki de daha fazlası bir ifade vardı. Metin Kurt da bunun farkındaydı ve eleştirilerine devam etti. Ona ait bildiğim en önemli özelliklerinden biri de, futbolu bilmesiydi, tıpkı oynadığı zamanlar gibi...

Yanımdakilerden biri laf attı. Diğeri, atılan sözü destekledi. Barın arkasında duran birahanenin sahibi önce Metin Kurt'u, ardından laf atanları süzdü. Çentik attığı adisyonu, yarım keserek bıraktı ve onlara doğru eğilerek bir şeyler söyledi. Sustular. Bu kez bakışlar merakla birlikte farklılaştı.

Metin Kurt'a baktım. Kısık gözleri yine her zamanki gibi gülümsüyordu. Hüzünlendim.

Başımı televizyona kaldırdım. Roma Futbol Takımı Teknik Direktörü ve zamanında dünyanın en büyük kalecilerinden Dino Zoff, iki elini yumruk yapmış, keyfi yüzündeki gülücüklere karışmış, çıktığı kulübesine zafer nidalarıyla geri dönüyordu.

Romalı Gladyatör çıktığı arenada bir zafer daha kazanmıştı. Bir zamanlar, biri İtalya'da, diğeriyse Türkiye'de yeşil sahalarda çarpışmış iki gladyatörü izliyordum. Milyonların seyrettiği televizyon ekranında muzaffer Dino Zoff, olayı kuralına göre oynayarak Dünya'nın en büyük futbol takımlarından birinin başında ve oyunu kuralına göre oynamayarak, geleceğini dolayısıyla yaşamını futbolcu kardeşlerinin sendikal hakları uğruna verdiği mücadelesiyle sosyalizm adına yitirmiş, Metin Kurt'sa Öz Kosova birahanesinde yanımdaydı.

Ona son bir kez daha baktım. Her zamanki gibi kirli sakallı başı hafifçe öne eğikti. Kısık gözlerinin kırışık kenarlarına son görüşmemizden bu yana bir kaç çizik daha eklenmişti. Sararmış parmakları arasında hiç sönmeyen sigarasına bir yenisini uç uca ekleyerek yakmaya çalışıyordu. Başlayan her şey gibi bu maç da bitmişti.

Metin Kurt'u yalnız bırakıp birahaneden çıktım. Yavaş yavaş erimekte buzullaşmış katılığın yer yer menevişlendiği kaldırımda yürürken, kar yeniden atıştırmaya başladı. Bir ara durup derin nefes alarak kendimi dinledim. Yaşamın karmaşıklığını düşünerek, sadece güldüm kendi kendime...

sportmence dergisi'nin 1. sayısından aktarma

_________________
kalbimizde renklerin
bitmese de dertlerin


Başa Dön
  Profil  
Alıntı ile cevapla   Bookmark and Share
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Kayıtlı kullanıcılar: 028, AsoTribün, Bing [Bot], Bozkurt1903, cepni, cubot, fuar, garajalti, Google [Bot], Google Adsense [Bot], Goztepem, Hep YEK, Jason, ozerctnky, Ressambob, sakaryalı54, Samudio, sugarman, tribunde


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Geçiş yap:  


2001 Tribun Dergi Network

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye